EDEBİYAT · Uncategorized

Papatya Falı

Papatya falının nasıl olduğunu herkes biliyordur ve hayatında bir kez dahi olsa bakmıştır bu fala. "Seviyor, sevmiyor, seviyor, sevmiyor…" sarmalında dönüp duran bu falda sevilip sevilmediğinin göstergesi son papatya yaprağıdır. Bugün papatya falına baktım, beni sevmiyormuşsun, diyen var mıdır bilmiyorum ama küçükken falın sevmiyor çıkması sinirimi bozardı benim. Neyse… Fransızların papatya falıysa şöyleymiş: "Biraz seviyor, tutkuyla seviyor, delice seviyor, hiç."

Doğu-Batı meselesini anlamak için sayfalar dolusu kitap okuyup kafa patlatmak yerine küçük detayların, papatya falı gibi, peşine takılmakla da yol alınabilir belki (Adorno'nun toplum eleştirisi, bu olmasa da böylesi anektodlarla doludur mesela). Tabi Doğunun Türkiye'den, Batının da Fransa'dan büyük olduğunu unutmadan.

Bizim için ya seviyor ya da sevmiyordur, ara tonlar yoktur. Bu yüzden kafası karışık insanların varlığı tuzla buz ediyordur belki de yaşanılası güzel aşkları. "Seni seviyorum, ama anladığın anlamda değil." denir. Ya da daha iyimser olmak gerekirse: "Beni seviyor musun?/Seviyorum… Peki ne kadar?/Çok… Peki ne kadar çok?Immm, işte bu kadar (Kollarını açmıştır)… Sen beni sevmiyorsun, yalancı." diye devam eder. Aslında her ne söylenmiş olursa olsun, zihin olup olmamaya kodlanmıştır bir kere. Olmak ya da olmamaktır bütün mesele.

Konuyu daha hassas bir noktaya çekip Cemal Süreya'nın söylediklerini buraya alıyor ve şimdilik burada bırakıyorum:

"Bir Alman için cinsel birleşme, yemek üstüne yenen büyücek bir çikolatadır; yeri, konumu bilinen bir edimdir; güzel bir şeydir. Bir Türk için ise güzelliğin çok üstünde, hatta dışında bir şey vardır: Bir felaket tadı, bir varlık-yokluk tartışması, bir mahvoluş duygusu…"

EDEBİYAT · Uncategorized

Başarısız Serüvenci

Edward Said’in son entelektüel dediği Walter Benjamin, “Geri Dön! Her Şey Affedildi!” adlı pasajında şöyle yazar: “… hiçbir zaman telafi edemeyeceğimiz bir şey vardır: On beşimizdeyken evden kaçmamış olmak. Sonradan anlarız: Sokakta geçirilen kırk sekiz saat, tıpkı alkalik çözeltide olduğu gibi, mutluluğun kristalini yaratır.” Bu satırları okuyup on beşinde iken evden kaçmamış olduğunu hatırlayanların mutsuzluğuna da mutluluğuna da yabancı biriyim ben. 

Lise yıllarındayım, küçüğüm daha, herkesten küçük. Amatör kulüplerde top koşturduğum, milli takım idmanlarına çıktığım zamanlar. Yedi yaşındaki çocuktan tutun da yetmiş yaşındaki dedeye kadar benim de delice tutkunu olduğum futbol, senden bir bok olmaz diyen ağabeyin, babanın dünyasına çarpınca tuzla buz oldu. Futbola olan tutkum birdenbire söndü, bıraktım futbolu. O yıllardan beri bir futbol müsabakasını doğru dürüst izlediğimi veya futboldan keyif aldığım bir anı hatırlamıyorum (Şimdilerde birileri yanımda futboldan bahsettiğinde mal mal dinleyip anlıyormuşum edasıyla takılıyorum ama o birilerinin futboldan zerre anlamadığımı düşündüklerinden adım gibi eminim). İşte o yıllarda üniversiteyi kazandım, yaşımı bilmiyorum. 

Bugün oturduğum kanepede şehirden şehre, yurt odalarından evlere, otellere, sokaklara, kafelere… Evde uzakta iken geçirdiğim zamanlara dalıyor, düşünüyorum. Schopenhauer’ın Teleskopu’ndan 50’li yaşlarıma bakıyorum. Bakıyorum da Pavese’nin henüz yirmi dört yaşında iken yazdığı bir öyküsünde buluyorum kendimi. Pavese’nin bu öyküsünün nasıl bittiğini anlatmayacağım, ama şöyle başlıyor: “Sonbahar sona ermek üzereyken doğduğu kente, bedeni ve beyni çökmüş bir halde geri döndü.”

 

SİNEMA

Etki Altında Bir Kadın

“Dikiş dikebilir/Yemek yapabilir/Konuşabilir konuşabilir konuşabilir…”

(Aday, Sylvia Plath)

“Etki Altında Bir Kadın” adlı film 74′ yapımı. Evli ve üç çocuk sahibi olan Nick ve Mabel çiftini konu alan bu filmin ilk sahnesinde, dizlerine kadar suya batmış işçileri görürüz. Yönetmenimiz John Cassavetes, bedenlerinin yarısını gördüğümüz işçilerin sanki kasıtlı olarak ellerini göstermek istemektedir. Dizlerine kadar battıkları suyun üstünde tutunmaya çalışan eller. Nick de aralarındadır.

Ardından, aynı işçilerin kamyonetin kasasına binip dağ başında bir bara geldiklerini görürüz. Barda, Nick’in işçilerden sorumlu, bizde ‘çavuş’ diyebileceğim biri olduğu anlaşılmaktadır. Telefonla yaptığı görüşmede Nick, patronuna gece boyunca çalıştıkları için yorulduklarını, ayrıca, kendisinin eşiyle akşam randevusu olduğunu, bu yüzden işe kat’iyen gelmeyeceklerini söyler (Garip değil mi? İnsanın arada sırada görüştüğü dostu veya arkadaşı ile randevusu olur. “Akşam arkadaşlarımla randevum var benim.” denir mesela ve sanki hep evin dışında bir yer kastedilir bununla. Görüşmeye bakılırsa Nick için ev arada sırada gidebildiği, eşi ise nadiren buluşabildiği bir insan gibidir).

Mabel, eşiyle yalnız bir gece geçirmenin hayaliyle çocuklarını annesiyle yollar, ama ne yollamak. Çoğumuzun annesine benzer biraz. Şunu da al, bunu da giy demekte, çocuklarının etrafında fır dönmektedir. Annesinin garipsediği yüz ifadesiyle izleriz biz de bu sahneyi. Mabel çoğunlukla evin içinde, bazen ise kapı önünde parmakları arasından düşürmediği sigarasıyla gün boyu oyalanır, akşamı bekler (Sanırım, beklediğimiz anlardır en çok sigarayı içtiğimiz anlar. Bekleyişlerin gittikçe uzadığı o zamanlar). Arada mırıldanır, birtakım hareketler yapar. Aslında Mabel’ın evde iken yaptıkları, yalnızken yaptıklarımızdan pek de farklı değildir.

O akşam su borusu patladığı için Nick, eşi Mabel ile buluşamaz, kat’iyen gidemeyeceğini söylediği işe gitmek zorunda kalır. Akşamki buluşmaya gidemediği için kendi kendine söylenip durmaktadır. Bu duruma üzülen yanındaki arkadaşı, Mabel’ın hassas ve kırılgan bir kadın olduğunu, Nick’in eve gitmemesi durumunda tabakları kırabileceğini, bağırıp çağırabileceğini söyler. Nick’in buna cevabı ise ilginçtir: “Deli falan değil, böyle söyleme. Sıradışı bir kadındır o. Yemek pişirir, dikiş diker, yatakları yapar, banyoyu yıkar. Bunun neresi delilik?” Ama, yine de Mabel’ın normal olmadığını söylemeden edemez. Arabayı çarpabilir, evi yakabilir mesela.

O arada Nick, eşi Mabel’ı arar, durumu anlatır, eve gelemeyeceğini ve bunu en yakın zamanda telafi edeceğini söyler. Mabel, her ne kadar kızmış olsa da belli etmez, durumu kabullenmiş gibi davranır ama ardından dışarı çıkar, gittiği barda tanıştığı bir adamla birlikte olur o gece. Sabah uyandığında ise, çoğu sabahlar yatakta iken yaptığımız gibi, şöyle bir gerinir, ellerini yukarıya doğru kaldırır.

Bu sahnede duralım. Filmin ilk sahnesinde suya batmış işçilerin ellerini yukarıda gösteren yönetmenimiz, bu sahnede, Kafka’nın yazdıklarından haberdarmış da Mabel’ın ellerini yukarıya doğru şöyle germesini istemiş gibidir. Bir karşıtlık var sanki bu iki sahne arasında. Kafka, şöyle der bir yazısında: “…esriyip kendinden geçmiş adam da, boğulan adam da ellerini yukarıya kaldırır, ilki doğanın temel yasalarıyla uyum içinde, ikincisiyse onunla mücadele içinde.” Bu durumda, Mabel’ın yaptıkları ve yaşadıklarıyla, doğayla tam bir uyum içinde iken Nick ve arkadaşlarının onunla sürekli bir mücadele içinde oldukları sonucuna varıp daha fazla uzatmıyor, burada bırakıyorum.

Uncategorized

Tekinsizlik

Bir rüya:

Şehirde kutlamalar var, bu kutlamalara eşlik eden patlamalar, silah sesleri. Gürültülü konvoylar…

Gün aydınlık henüz, yürüyorum. Genişçe bir cadde yürüdüğüm. Başka caddelere de açılan bir cadde. Gürültülü konvoydan uzaklaşmak için caddeyi geçiyor, sola sapıyorum. Bir süre sonra aynı konvoy tekrar önümden geçiyor. Sağa sapmam da bir şeyi değiştirmiyor. Ürküyor, korkuyorum bu yüzden.

Konvoyun az önce geçtiği yerde bir şeyler yanıyor. Uzaktan görüyor ve adım adım yaklaşıyorum. Aslında niyetim, yanan şeye yaklaşmak değil. Bir amacım var sanırım, bir yerlere yürüyorum da yanan şey o yolun üzerinde duruyor. Yangını söndürmeye çalışan kalabalık bir çocuk grubu görüyorum sonra.

Bu çocuklar, bildiğimiz çocuklara benzemiyor. Kimisinin bacağı yok, kimisinin kolu. Kimi yürürken yere kapaklanıyor, kendi çabasıyla ayağa kalkmaya çalışıyor sonra. Bu çocuklar ateşi söndürmeye çalışıyor. Ama ellerindeki yangın söndürme aletleri çok eski, çalışamayacak kadar kötü diyebilirim. Her nasılsa oluyor, söndürmeyi başarıyorlar ateşi. Aralarından yürüyorum şimdi.

Yürüdüğüm yer, çocukluğumun geçtiği şehirdeki o mahalleye benziyor. Adına hafta sonu tekinsizliği dediğim bir havası var…

Uncategorized

Gergedanlar Zamanı

Ionesco’nun “Gergedanlar” adında bir oyunu var. Oyundaki kişiler; ev kadını, bakkal, garson, itfayeci, patron, müdür, mantıkçı bir filozof ve daha birkaç kişiyle birlikte memur olan Berenger. Oyun, Berenger ile yakın dostu olan biri arasında gelişen bir diyalogla açılır ve diğer oyuncuların oyuna dahil olmasıyla devam eder. Tam da o esnada, hızla yaklaşan bir gürültü ortalığı toza dumana bular, ilk şok orada yaşanır. Bir gergedan hızla yaklaşmış ve gözden kaybolmuştur. Ama her nasılsa şokun yaşandığı o anlarda gergedanın tek boynuzlu mu yoksa çift mi olduğu tartışmasına kaptırır, bırakır kendilerini buna tanık olanlar. Hatta Berenger ile dostu, bu konuda atışır ve birbirlerine küserler bu yüzden.

Berenger oradan kalkıp çalıştığı iş yerine gelir. Bir süre sonra iş yerinde de gergedanın varlığı tartışması başlar. Gergedanın varlığına inananı vardır, şüphe ile yaklaşanı, bunu kat’i surette reddedeni. Bu ülkede şimdiye kadar gergedan hiç görülmemiştir, demektedir birisi inanmayışına gerekçe olarak. Ama kapıdan telaşla giren memurenin anlattıkları ve sonrasına pencereden kendi gözleriyle gördükleri gergedan, yapılan tartışmanın absürtlüğünü görmeye yeter. Üstelik, pencereden gördükleri bu gergedan memurenin eşidir, dönüşüme uğrayıp gergedan olmuştur. Memurlardan biri bu durumun bir provokasyon olduğunu, bunu belgeleriyle kanıtlayacağını, hainleri tez zamanda bulacağını ifade eder. Başka bir memurun dudaklarından ise şu sözler dökülür: “Bu tam bir çılgınlık! Ne biçim bir toplum bu!”

Önceleri “münferit vakıa” olarak görülen gergedanlar, gittikçe çoğalmaya başlar ve her yeri sarar. Böğürtülerini uyumlu bir ezgi olarak gören insanlar, aralarına katılır. Kibar hayvanlar olduğunu düşünenler vardır, çok güzel dans ettiklerini. Onları anlamaya çalışmalıyız, der birisi mesela. En yakın dostunun ve gittikçe etrafındaki herkesin bir bir gergedan oluşunu hayretler içinde izler Berenger.

Oyunun sonlarına doğru gergedan olmaya direnen Berenger ve sevdiği kadın kalmıştır sadece. Kaldıkları evin odasının pencerelerini kapatır, perdelerini çekerler. Telefon çalar, açmaya karar verirler, belki insan kalmak isteyenler vardır diye. Ama duydukları böğürtüden başka bir şey değildir. Radyoyu açıp dinledikleri haber kanalında böğürtülerden başka bir şey duyulmamaktadır. Evrende yalnız kaldıklarını düşünen sevdiği kadın da gidip gergedanların arasında katılmaya karar verir nihayet ve gitmeden önce Berenger’e şu sözleri söyler:

“Aşk dediğin o şey, o sağlıksız duygu, insanın o zaafı utandırıyor beni. Karşılaştırılması bile olanaksız onun çevremizi saran şu varlıklardan fışkıran olağanüstü güç birikimiyle, canlılıkla.”

Geride sadece Berenger kalır. Bütün umudu ve inadıyla son insan Berenger.

SİNEMA

Vengo

"Zar zor ele gelen bıçak,
hızla girer buz gibi
kendini koruyamayan ete
ve orada kalır, aynı yerde
titrer yakalanmışçasına
bir çığlığın karanlık diplerinde." (Kanlı Düğün, Lorca)

Mississippi'de doğan, ora köylerin hüznünü taşıyan cazın bu toplumda bir dönem pek sevilmediğini biliyoruz. O dönemler, her nedense edebiyat da payını almıştı bundan. Bana caz yapma ulan, bana edebiyat yapma, denirdi mesela. Belki hala deniyordur, bilmiyorum. Mahalle kahvelerine gitmeyi bıraktığım zamanlardan bugüne izini sürmeyi bıraktım bunun.

Bizim bir dönem küçümsediğimiz caz Amerikan siyahileri için nasıl bir anlam taşıyorsa İspanya'nın Çingene, Yahudi ve Arapları için de flamenko o mudur bilmiyorum, belki de odur. Gitarın ezgisine alkışların ve topuk seslerinin karıştığı bu müzik formu, izleyen ve dinleyenleri tempo tutmaya, acıya da neşeye de ortak olmaya çağırıyor. İşte Tony Gatlif, Vengo adlı filmi ile flamenkonun bizi hiç yalnız bırakmadığı bir müzikali izlemeye davet ediyor.

Filmden bahsetmem gerekirse film, kayıklarla flamenko dinlemeye uzaktan gelen çiftlerin gittikçe yaklaştığı bir sahne ile açılır ve bu sahneye suyun sesi eşlik eder. Tam da o an filmin adı kan kırmızısı harflerle bu güzelim görüntünün bir an önüne geçer, kaybolur sonra. Ardından, filmin kahramanı olduğunu öğreneceğimiz Caco, "Pepa, her gece senin için bir mum yakacağım. Senin için bir şişe açacağım. Senin ölümün asla sönmeyecek bir ateş." diye yazan bir mezarlığın başında görünür. Mezarlıktan eve döndüğünde evin duvarına yazılmış "İntikamın alınacak Sandro" yazısını görür, telaşa kapılır. Bedensel engeli bulunan yeğeni Diego'nun hayatından endişe edip eve koşturur.

Filmin devam eden sahnelerinde ise, Caco'nun çok sevdiği kızı Pepa'yı kaybetmenin derin bir üzüntüsü içinde olduğunu ve yeğeni olan Diego ile bu kayıp duygusunu telafi etmeye çabaladığını, Diego'nun babası Mario'nun Sandro'yu öldürdüğü için Fas'a kaçtığını, Sandro'nun ailesi olan Caravacasların bu yüzden Caco ve ailesinden intikam almaya çalıştığını anlarız.

Filmde en çok dikkatimi çeken sahnelerden biri, Caco'nun gittiği etkinlikte gördüğü Caravacaslardan korkmadığını göstermek için sol kolunu bıçakladığı sahne (Bu sahnenin bir benzerine liseyi okuduğum yıllarda şahit oldum. Lisenin çıkış kapısının önünde duran bir adamın kimseden korkmadığını kanıtlamak istercesine kendi bedenini bıçak darbeleriyle nasıl kestiğini dün gibi hatırlıyorum. Bedene yönelen böylesi bir şiddetin belki de her zaman mazoşist bir yanı vardır). Bir diğeri ise Sandro'nun çocuğunun vaftiz edildiği şenlik merasimi, final sahnesi. Her iki sahnede de fallik bir nesne olan bıçaklar konuşur. İlkinde kendisini yaralayan Caco, ikincisinde öldürülür, ama bu ölüm Caco'nun kendini ölümün kollarına bırakmak istemesinden olur. Çok uzun yıllar önce, İspanyol şair ve oyun yazarı Lorca'nın Kanlı Düğün'ünde ipliğini pazara çıkardığı patriyarkal geleneğe teslimiyetten…

Uncategorized

Kirlenmek

Imre Kertesz'in Fiyasko'sundan:

"Dünyanın ahlaki tasarımlarının devredilemez oluşuna verdiği önemin artık hakikati algılamaya verdiği önemden çok daha fazla olduğunu yalnızca bir kez daha acı biçimde kaydedebilirim; dünyanın, hüküm vermeye gösterdiği özenin değerlendirmeye gösterdiğinden çok daha fazla olduğunu ve olayların temeline inmek yerine bunları kanıtlanmış beylik laflarla halletmeyi daha yararlı bulduğunu kaydedebilirim. Evet, ben, 30 bin kişinin ölümünün yükünü sırtında taşıyan ben, kaderimin üzerine çıkacak durumdayım ve beni sevindirici biçimde şaşırtan – elbette dünyayı da şaşırtan – şey, son günlerimi, son saatlerimi ahlak dersi çıkarmakla geçirmekten utanmayacak olmam-

Her şeyi yaptğıma ve yabanileşmek, bir hayvan gibi duygusuz ve arkaikleşip körelebilmek için şu tuhaf hayat akışında her fırsatı kullandığıma – ne yazık ki hiç başaramadım – inanın.

Ruhsal kültürüm, buna erişemeyecek kadar yüksekte, tinim ise fazlasıyla eğitimli ve orada gerçekleştirilen ve daha sonra benim uyum sağlama zorunluluğundan – ve belki belirli bir meraktan, öğrenme güdüsünden – dolayı kendimden katkıda bulunduğum yıkım sonuçta benim doğuştan gelen yaradılışımı yok edemedi, kaldı ki yaradılışım koşullarla akıllıca uyum sağlayarak, yalnızca görünüşte boyun eğiyordu – bu görüntü bazen gerçeklikle korkunç biçimde iç içe geçse de."